Fotoğrafçı ve yönetmenin "Sacred Decadence" serisi üzerinden arzu, sansür, erotizm ve toplumsal uysallığı masaya yatırdığı bu söyleşi, bedeni en dürüst otoportre olarak tanımlıyor. Londra, Paris ve New York üçgeninde şekillenen vizyon, "Sick Bacchus" ve "The First Hour After Violent Death" filmlerine uzanan karanlık ama özgürleştirici bir uyanış daveti sunuyor.

1. Kutsal Dekadans’ta (Sacred Decadence) dekadansı bir kaçış değil, bir direniş biçimi olarak sunuyorsunuz. Bu fikre ne ilham verdi?
Benim biyografim, benim ilham kaynağım. Direnmeyi sanattan çok önce öğrendim. Kutsal Dekadans bu içgüdüden; dünyayı bize sunulduğu haliyle tam olarak kabul etmeyi reddetmekten doğdu. Kutsal Dekadans’ta dekadans gerçeklikten bir kaçış değil, ona karşı bir meydan okuma eylemidir.
Arzu, tutku ve bireysellik tartışmalıdır çünkü kontrolü tehdit ederler. Özgürlük, isyan etme arzusunu ve ani bir düzensizliği kucamlama isteğini uyandırır. Toplum düzensizlikten korkar, özellikle de bu kadınlarda ortaya çıktığında. Her gün sergilediğimiz o absürt rolleri bıraksaydık ne olurdu? Sizi temin ederim: bildiğimiz haliyle dünya artık yeterli olmazdı.
3. "Dekadans bir suç değil; bir deklarasyondur," diye yazıyorsunuz. Bu deklarasyon tam olarak neye meydan okuyor?
Kabul görme karşılığında kendimize ihanet etmemizi isteyen her sisteme meydan okuyor. Dekadans aşırılığın bir kutlaması değildir; eksilmiş, kısıtlanmış bir hayatı yaşamayı reddetmektir.
4. Fotoğraflarınızda beden hem fiziksel hem de sembolik bir alan olarak görünüyor. Bir sanatçı olarak beden sizin için neyi ifade ediyor?
Beden evrenseldir. Hepimiz farklı hayatlar yaşarız ama aynı kırılgan koşulu paylaşırız. Arzu, güzellik, acı ve ölümlülük; hepsi bedenden geçer. O bizim en dürüst otoportremiz, sahip olduğumuz ilk ve son gerçektir.
5. Kutsal Dekadans, tinsellik (spiritüellik) ve erotizm arasında güçlü bir bağ olduğunu öne sürüyor. Bu iki güç arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Ruh ve Eros vecdi (ekstasi) yaratır. Her ikisi de benliğin sınırlarını eritmeyi ve daha büyük bir şeye ulaşmayı ararzular. Benim için tinsellik ve erotizm birbirine zıt güçler değil; transandansa (aşkınlığa) giden farklı yollardır.
6. Provokasyon, sanatsal pratiğinizde önemli bir rol oynuyor. Provokasyon ile daha derin bir anlam arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Anlamı olmayan provokasyon sadece gürültüdür. Provokasyonu bir varış noktası olarak değil, bir davet olarak kullanıyorum. Amacı, daha derin sorulara kapı açmaktır.
7. "Yün kazaklar içindeki uysal bedenler" (polite bodies in woollen jumpers) ifadesiyle çağdaş toplumu eleştiriyor gibisiniz. Modern kültürün hangi yönlerine tepki gösteriyorsunuz?
Bir otosansür kültürüne tepki gösteriyorum. Onaylanmama korkusu o kadar güçlü bir hale geldi ki, birçok insan daha kimse onlardan istemeden bireyselliklerinden vazgeçiyor.
"Yün kazaklar içindeki uysal bedenler" bir tür ruhsal ürkekliği tanımlıyor. Güvenliği yaşamla karıştırmış bir toplum. En küçük bir isyan eyleminin bile tehlikeli hissettirdiği, o kadar kırılgan bir sinir sistemi.
8. İmgeleriniz genellikle klasik sanatın estetiğini çağdaş bir özgürlük ve kendini ifade etme duygusuyla harmanlıyor. Bu görsel dil nasıl gelişti?
Görsel dilim; Avrupa otör sineması, fotoğraf, varoluşçu edebiyat ve felsefe arasındaki bir diyalogdan doğdu. Özgürlük, arzu, ölümlülük ve anlam hakkında temel sorular soran yapıtlara ilgi duyuyorum. Klasik estetik doğal olarak geldi; özgürlük arayışı ise onu çağdaş kıldı.
9. Londra, Paris ve New York'ta kapsamlı çalışmalar yapmış biri olarak, bu şehirler sanatsal vizyonunuzu nasıl şekillendirdi?
Bu şehirler beni derinden şekillendirdi. Paris beni dünyaya açtı, New York beni güçlendirdi ve Londra bana sevgiyi verdi. Her şehir bana sanat, hırs, özgürlük ve insan doğası hakkında farklı bir şey öğretti. Birlikte, bugün olduğum sanatçı olmama yardımcı oldular.
10. Uluslararası alanda çalışan bir kadın fotoğrafçı olarak, deneyimleriniz işinize yaklaşımınızı nasıl etkiledi?
Uluslararası düzeyde çalışmak bana kendi bakış açıma güvenmeyi öğretti bir kadın olarak, sık sık uyum sağlamam, taviz vermem veya izin istemem beklendi. Sanat bana bunun tam tersini öğretti. Dikkatlice gözlemlemeyi, bağımsız düşünmeyi ve vizyonuma sadık kalmayı öğretti.
11. Kutsal Dekadans’taki figürler sosyal beklentilerden özgürleşmiş görünüyor. Bu karakterler gerçek kişileri mi, sembolik fikirleri mi, yoksa her ikisini de mi temsil ediyor?
Kutsal Dekadans’taki figürler gerçek insanlar. Koleksiyon, Avrupa ve New York'taki kültürel figürler için yaptığım sipariş işlerden (komisyonlardan) ortaya çıktı Sembolizm daha sonra gelir. Her insan zaten ilerlemekte olan bir mitolojidir.
12. Sanatın rolünün rahatsız etmek, düşünmeye sevk etmek ya da insanları özgürleştirmek olduğuna inanıyor musunuz?
Hepsi birden. Sanat rahatsız etmeli, düşünmeye sevk etmeli ve özgürleştirmeli. Ama her şeyden önce, bizi daha canlı hissettirmeli.
13. Hem bir fotoğrafçı hem de bir yönetmen olarak, bu iki medyum yaratıcı sürecinizde birbirini nasıl besliyor ve zenginleştiriyor?
Fotoğraf miti yakalar. Sinema ise arkasındaki yolculuğu açığa çıkarır. Biri bir dönüşüm anını dondurur; diğeri ise onu zaman içinde takip eder.
14. Sosyal medya ve dijital kültür bir yandan bireyselliği teşvik ederken diğer yandan tek tipleşmeyi (konformizmi) destekliyor gibi görünüyor. Bu çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sosyal medya bizim en dürüst illüzyonumuzdur. Bireyselliği satar ve tek tipleşmeyi ödüllendirir. Güzelliği, yalnızlığı, kibri, arzuyu ve bağı aynı anda büyütür.
Beni heyecanlandıran şey imgenin gücü. Tek bir fotoğraf yabancıları birbirine aşık edebilir ya da savaş ilan edebilir. İnsan doğasını bir ekrandan daha hızlı hiçbir şey açığa çıkaramaz.
15. Güncel film projeleriniz Sick Bacchus ve The First Hour After Violent Death yoğun ve karmaşık temaları inceliyor. Bunlar Kutsal Dekadans’ta bulunan fikirlerin devamı mı, yoksa çalışmalarınızda yeni bir yönü mü temsil ediyor?
Bunlar Kutsal Dekadans’tan bir kopuş değil, onun meselelerine doğru daha derin bir iniş. Sick Bacchus ve The First Hour After Violent Death dekadan, nihilist ve tüketim kültürünü eleştiren yapımlar. Hazzın, dikkat dağıtıcı unsurların ve illüzyonun kendisini tükettiğinde geriye ne kaldığını araştırıyorlar.
Benim ilgimi çeken şey, bir uyanış olasılığı. Konfor yoluyla değil; ölümle, boşlukla ve benliğin sınırlarıyla yüzleşme yoluyla. Bazen daha büyük bir şeyi keşfetmeden önce dünyaya olan inancımızı kaybetmemiz gerekir.
Benim için karanlık, yolculuğun sonu değildir. Farkındalığın başlangıcıdır.